Bugün Konya'da gökyüzü o ince, açık mavi tonundaydı; akşama doğru bulutlar biraz ağdı ama yağmur kıyısından dolaştı gitti. Rüzgâr yine yüzümü yaktı, o kesik, düz rüzgâr. Postaneye giderken atkımı burnuma kadar çektim…
Saat 20.15 ve lobide tuhafiyeci bir amca, kayıp bir valiz için benimle tartışıyor. Valiz onun değil, içindekiler de onun değil, ama 'içindeki koku benim kokum' diyor. Turizm böyledik işte; insanlar bazen bavullarıyla…
Saat dokuzdu, Kordon'un lambaları bir bir yanıyordu. Herkes birine doğru yürüyordu; ben ise elimde simit kokusu, denize doğru yürüdüm. Denizin de bir adresi var mıdır, bilmiyorum. Sen olsan şimdi gülerdin buna…
Akşamüstü yediyi çeyrek geçe kapattım dükkânı. Son müşterinin ensesindeki tüyleri makasla inceltirken, camdaki yansımam birden senden söz etti bana. Dokuz yıl olmuş. Dokuz yıl, bir saç telinin uzayıp omuza değmesi kadar…
Saat 02.17 ve yine seni düşünüyorum. Yarın sekiz buçukta üç dolgu, bir kanal tedavisi var; uyumam gerek. Ama uyku, bana reçete edilen bir ilaç gibi duruyor karşımda, alışkanlıkla yazıyorum, içmiyorum. Bugün çekmeceyi…
Sabahın beşi değil bu sefer, gecenin on biri kırk altı, dışarıda ilk kırağı, Porsuk'un üstünde ince bir duman; teknemin halatı buzdolabının arkasındaki çivide, yaz boyunca orada asılı kaldı, kimse sormadı. Sevgili…
Saat üç. Dükkânı kapattım. Anahtarı çevirdim, kepengi indirdim. Ama eve gitmedim. Terzihanenin arka odasında, lambanın altında kaldım. Yıllardır alışkanlık oldu. Önümde o ceket var. Otuz yıl önce diktiğim. Omuz dikişini…
Gece 01.51, Ekim ortası ama Adana yine sıcak, pencereyi kapatamıyorum, içimde ise kapanmayan bir kapı gibi bir şey var. Bugün bir daire gösterdim. İkinci kata çıktık, müşteri balkona çıktı ve "işte bu manzara" dedi. Ben…
Öğle güneşi, Yivli Minare'nin gölgesi atölyemin eşiğine dayandığında, saat on ikiyi beş geçe, masamdaki makasın üstüne düşüyor, ben de bu ışığın içinde oturup sana yazıyorum, sana ki bu satırları hiçbir zaman…
Sevgili defter, Bu akşam pencereyi açtığımda havanın kokusu değişmişti. Ekim ortasının o gri, ıslak taş kokusu... Bolu'da kış erken gelir, bilirim. Ama bu yıl ilk kez korkmadım. Belki de çünkü artık biliyorum: kar…
Bir ipliğin kopma anı vardır, sesi duyulmaz ama kumaş bilir; ben de o günden beri, ilmek ilmek sökülen bir şeyin sesini duyuyorum kendi içimde, kimseye çaktırmadan. O gömlek hâlâ sehpada duruyor. Kırk yedinci gecesiydi…
Sana, Bu gece yine bir kelimenin karşılığını bulamadım. İngilizce bir cümlede durdum, 'belonging' diyordu, ait olma. Türkçede tam karşılığı yok, biliyorsun. Ben de yok artık. Dört yıl boyunca senin dilinde konuşmaya…
Saat 20:45; ofisten yeni çıktım, iskelede beklerken yazıyorum bu satırları, belki de bu deftere en çok yakışan yer burasıdır çünkü denizin üstünde yazılan her şey biraz tuzlu, biraz titrek oluyor. Karşı kıyı daha yeni…
Adana'dan çıktım sabah altıda, akşam sekizde Mersin'in taş ocağından döndüm; kilometre sayacı bugün tam 612 yazıyor. Pozantı geçişinde hava karardı, karşıdan gelen tırların farları bir bir yanıyordu, birinin sağ farı…
Sevgili defter, bu akşamki hâlimi bir fotoğraf terimiyle anlatmam gerekirse: netlik. Yıllarca flu gördüğüm bir şeyi, kırk yaşında, Elazığ'ın serin bir ekim akşamında, stüdyonun kepenklerini indirirken sonunda net…