Söyleyemediğim Cümlenin Üç Kelimesi
sabah 01.29 Otobüsün arka koltuğunda cam kenarındayım yine. Vardiyadan yeni çıktım, kulaklığı takmayı unutmuşum, o yüzden şehir bütün sesiyle üstüme geliyor: motorun homurtusu, öndeki adamın telefon zili, bir ara…
Gönderilmemiş, gönderilemeyecek mektuplar.
sabah 01.29 Otobüsün arka koltuğunda cam kenarındayım yine. Vardiyadan yeni çıktım, kulaklığı takmayı unutmuşum, o yüzden şehir bütün sesiyle üstüme geliyor: motorun homurtusu, öndeki adamın telefon zili, bir ara…
Saat 01.03, mutfak tezgâhının başındayım. Çocuklar bir saat önce uyudu, bulaşık makinesinin uğultusu hâlâ bitmedi. Bu defteri açalı çok olmadı ama bu gece yazmazsam patlayacağım sanıyorum. Sana yine yazıyorum…
Bu sabah çarşıya inince hava sisliydi, öyle ince bir sisti ki simit tezgâhının buğusundan ayırt etmek güçtü; kepengi kaldırırken o sisin içinden senin geçtiğini gördüm ve otuz yıl önce kapanan kapıların gürültüsü yerine…
Sevgili ben, Perşembe akşamı, saat on bire doğru, tezgâhın arkasındaki taburenin üstünde oturuyorum ve eczane kapalı. Kepenkleri indirdim, ışıkların yarısını söndürdüm, sadece reçete masasının üstündeki lamba yanıyor…
Saat gece yarısını yeni geçti, dışarıda Eylül sonunun o serin, tuzlu rüzgârı esiyor; pencereyi biraz araladım, odama deniz ve ıslak asfalt kokusu doluyor. Uyumam gerek ama uyuyamıyorum, yarın sabah sekizde merkezde…
Saat 22.45. Çay soğuyor. Yine. Ben bu çayı kim içecek diye demliyorum, hâlâ anlayamadım. Kırk yaşında sanal aşk, bravo bana. Üstelik Nevşehir'de, kocaman bir evde, bulaşık makinesi çalışırken, bir adamın mesajını…
Şu an saat 01.22, otobanın Boğaziçi kesimindeyim. Pazartesi sabahına karşı, yol benim kadar uykusuz. Sağ şeritte bir tır var, dörtlülerini yakmış, sanki o da birini bekliyor. Farlarım asfalttaki çizgileri yalayıp…
Saat iki kırk beşti, camlar buğulanmıştı. Eski model arabanın camını bir mendille silmek için uzandığımda, mendilin kenarında kurumuş bir deniz kokusu kaldığını fark ettim. Dışarıda Eylül sonu yağmuru, İstanbul'un ıslak…
Saat 22.56. Dışarıda yağmur var. Ankara'nın eylül sonu yağmuru... Camda ince bir çizgi halinde akıyor. Mutfaktaki çaydanlık henüz sıcak. Salonda televizyon açık. O kanal değiştiriyor. Ben bu ekranın ışığında yazıyorum…
şu an saat 18.44. hava karardı, ben daha yeni fark ettim. masada oturuyorum, önümde yeni bir projenin ölçü kâğıtları var, çizemedim. elim gitmiyor. bugün ofiste bir konut projesinin cephe detaylarını çıkarıyordum…
Sana yine yazıyorum, yine yazamıyorum. Surların dibindeki o evin onarımı biteli çok oldu ama benim onarımım bitmedi galiba. Bu akşam yine önünden geçtim. Işık yanıyordu. Perdenin rengi değişmiş; sarıydı eskiden, şimdi…
Akşam üstü, ofisten çıkmadan önce son bir kez masama oturdum; Eylül güneşi jaluzilerin arasından o eski eğik açısıyla vuruyor, çizim masasının üzerindeki şablonların gölgesi duvara düşüyordu. Bugün bir müşteri için…
Saat 13.47. Kütüphanenin arka sırası, her zamanki yerim. Camdan bakıyorum; sonbaharın ilk yağmuru yağıyor. Hava o kokuyu taşıyor, toprakla ıslak asfaltın karıştığı... İlk bahara benzemiyor ama yine de güzel. Bugün dokuz…
Sabah 01.17'de yazıyorum bu satırları, yani aslında gece, ama saatler benim için hâlâ sabahın habercisi. Kulaklığı çıkaralı üç saat oldu, kulağımda hâlâ 'hoş geldiniz, sizi bu arama nedeniyle...' diye bir uğultu var…
Saat 20:09. Karşı kıyının ışıkları, camda benimle birlikte titriyor; vapurun motoru bir eski şarkı gibi uğulduyor ve ben yine o masada unutulmuş kalemi düşünüyorum. O kalemi sana uzatırken elim titrememişti ama içimde…
Sitemiz yalnızca çalışması için gerekli çerezleri kullanır. Ayrıntılar